18 Temmuz 2015 Cumartesi
Parçalı Bulutlu

Omleti zeytinyağıyla yapanların programı

25.03.2011

Geçenlerde bir haber okudum... Televizyon dizilerini ‘Türk aile yapısını zedeleyici her türlü müsibetten’ özenle arındırıp birer Pamuk Prenses masalına dönüştürmeyi başaran RTÜK üyeleri, bu kez Digitürk’te yayınlanan ‘Sex and the City’ filmine takmış. Sebep, ‘eşcinsel düğün sahnesi’. Türk delikanlılarının filmi görür görmez nikah salonlarını dolduracağından endişelenmişler anlaşılan. Bu bir paralı kanal kardeşim, insaf artık! Ayrıca kırk kere yazdım, tekrar ediyorum: Bu Türk gençlerinin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimi neden cinayetten, şiddetten, işkenceden zedelenmiyor bir türlü?
Sonra bir film izledim, bütün bu absürdlüklerinden ‘zedelenen’ ruhuma ilaç gibi geldi.
Hani bir radyo programı vardı, 90’lı yıllarda fenomen olmuştu. Kent FM’de pazartesi, salı, perşembe akşamları, resmi olarak 22.00’de, aslında Kaan (Çaydamlı) ile Mete’nin (Avunduk) kendilerini hazır hissettiği saatte başlardı. Radyolarda süren en çabuk, en fazla, en coşkulu konuşma yarışına karşı onlar uzun uzun susar, bir ‘off’ çeker gene susar, ‘çok yalnızım’ der içkilerinden bir yudum, sigaralarından bir nefes alırlardı.

‘Satışa çalışmayanların’ programı

Madem ki hayatta o kadar kıkırdayıp cıvıldayacak bir durum yoktu, onlar da bunun gerektirdiği bezginliğin hakkını verirlerdi. Ve tam da bu ‘gerçeklik’ti Kaybedenler Kulübü’nü öğrenci evlerinin, taksi duraklarının, gece kuşlarının, her akşam programı adadıkları ‘hayatı ve kadınları hâlâ daha öğrenmekte oldukları Kadıköy sokaklarının, Montana çetesinin ve şehrin kötü çocuklarının’ vazgeçilmez programı yapan... Yalnızlık ‘susarak’ pek güzel paylaşılan bir şeydi. ‘Ballad of a Rock’n Roll Loser’ ile kapanan programda Kent FM’de normalde çalınması mümkün olmayan Ümit Besen, Ferdi Özbeğen, Orhan Gencebay şarkıları da yer bulurdu kendine.  
Konuştuklarında da dillerinin ölçüsü yoktu pek. Arayan kızlara “Sizinle yatmış mıydık?” diye sorar, buluşma teklif eder, karşılık da bulurlardı. Peki o zaman nasıl ‘kaybedendi’ bunlar diye sorarsanız, hiçbir şeyi ‘kazanmaya’ yönelik yapmayan insanlardı çünkü. Adını İsmet Özel’in şiirinden alan 6.45 Yayınları’nı kurup satmayan kitaplar basan Kaan Çaydamlı, 1999 yılındaki bir röportajında şöyle anlatıyordu durumu: “Omleti tereyağıyla yapmak yerine, zeytinyağıyla yapıyoruz biz. Kimse sevmiyor, dükkan satmıyor, aç kalıyorsun ama dükkanın var ve mis gibi zeytinyağı kokuyor. Mutlusun orada. Üç kişi var orada yemek yiyen, o da oranın masrafını karşılıyor. Dükkan batmıyor ama sen de çıkmıyorsun. Altı çizilmesi gereken durum da bunun farkında olman. Biliyorsun ki, aslında bunu tereyağıyla yapsan acayip
kuyruk olacak ama yapmıyorsun. Kaybedenler Kulübü de, böyle işte. Satışa çalışmıyoruz.”
Ve ‘satışa çalışmayanların’ programı Kaybedenler Kulübü, bitişinden yıllar yıllar sonra, Tolga Örnek’in filmiyle ‘satışa yaşayanlar’ çağına sunuldu. Nejat İşler Kaan’ı, Yiğit Özşener Mete’yi, Ahu Türkpençe ise Kaan’ın aşık olduğu mimar kızı oynuyor. Kaan’ın bütün gün aynı koltukta oturup tüp çikolata yiyerek belgesel seyreden ev arkadaşındaysa (Ki kendisi şu an “Aşk ve Ceza” dizisini çekmekte olan Mehmet Ada Öztekin olmakta)
Rıza Kocaoğlu’nu izliyoruz. Ve başta da söylediğim gibi ‘izlemeye
doyamıyoruz’.

Cesur, doğru, iyi bir film

Bir kere iki kişinin hikayesi üzerinden bir kuşak, anlatılan. Ben 90’ların ruhunun herhangi bir Türk filminde bu kadar doğru ve iyi yansıtıldığını hiç görmedim. Bizim kuşak için ‘nostaljik’, daha büyükler için şaşırtıcı, gençler için tarihi belge niteliğinde bir film olacak ‘Kaybedenler Kulübü’. Oyunculuklara diyecek söz yok, zaten öyle doğru bir kast yapılmış ki, Kaan’ı Nejat İşler’den, Mete’yi Yiğit Özşener’den başkası oynasa olmazmış sanki. Ahu Türkpençe de bu ekibe şahane bir şekilde eklenmiş, Rıza Kocaoğlu öyle...
Tolga Örnek “Biz Mete ve Kaan kadar cesur olamadık” demiş, bence yanılıyor. ‘Kaybedenler Kulübü’, gayet cesur, doğru, iyi bir film. Son olarak Nejat İşler’le Milliyet Sanat dergisi için yaptığım söyleşide sorduğum soruyu tekrarlamak istiyorum: “Ben şu anda böyle bir programın yapıldığını hayal bile edemiyorum. Ne acıklı değil mi?”