24 Şubat 2015 Salı
Parçalı Bulutlu

HEM SEV, HEM DEĞiŞTiR

24.02.2015

Doğup büyüdüğün topraklara yabancı kalma, nerede olursan ol, kalabalıklar içinde bile yalnız olma, sesinin bir büyük uğultu içinde kaybolup gittiğini, gerçekten duyacak bir kulağa asla ulaşamadığını hissetme... Galiba bu saydıklarım bugünlerde herkesin, özellikle de kendini sistemin bir parçası olarak görmüyorsa, bir şeylere itirazı varsa, altına imzasını atacağı haller. Üstelik bu itirazlar da kendi içlerinde gruplara ayrıldığı için, bir noktada birleşmek de mümkün olmuyor.

Meğer ‘tek’mişiz...
Bir an geliyor, ortak bir öfkeyle, ortak bir isyanla el ele tutuşuyoruz, sanıyoruz ki aslında ‘çok’uz ve o bütünün anlamlı bir parçasıyız. Üç beş gün sürüyor, herkesin kendi köşesine çekilip içine kapanması. Görüyoruz ki meğer ‘tek’mişiz. Gene aynı koyu yalnızlık duygusu, “Sesimi duyan kimse yok” küskünlüğü...
Kimisi bu küskünlükle kendi kalesinde etrafına duvar çekip yaşamını sürdürür, arada da ‘bu ülkeyi terk etme’ hayalleri kurarken, kimisi de belki yine aynı duyguları paylaşan birilerine sesini duyurmayı seçebiliyor. Körü körüne ‘Ya sev ya terk et’e inanmadıkları için...
Bir şeyi sevmenin onu eleştirmeye engel olmadığını bildikleri, hem sevip hem değiştirmeye çalıştıkları için...
Okan Urun ve Melis Tezkan’ın tiyatro topluluğu ‘biriken’ ve bu yıl yol arkadaşlığı yaptıkları oyuncu Rıza Kocaoğlu gibi... Seslerini ve isyanlarını duyurmak, yalnızlaşmaya boyun eğmemek için seçtikleri oyun; ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. 1948 doğumlu Fransız yazar Bernard - Marie Koltes’in 1970’lerin sonunda yazdığı bir monolog bu.
Doğduğu yerde ‘yabancı’, dünyanın öbür ucunda ‘oralı’ hisseden, evsiz barksız, yine de bu ‘b.kluğun ortasında sevecek bir melek arayan’ bir adamın monoloğu.
Çocukluk yıllarında Cezayir Savaşı’ndan, yaşadığı yerdeki adı konmayan ırkçı şiddetten etkilenen, bu yüzden hayatı boyunca Fransızlar’dan çok ‘ötekileri’ merak eden ve 41 yaşında da bu alışamadığı dünyayı terk eden bir adamın kaleminden çıkan isyan dolu bir mektup.
Duyacak birini bulursa derdini anlatacak. Artık o gecenin ortasında karşısına çıkan bir yabancı mı olur, bizzat kendi çocukluğu mu... Ya da 2015’te Türkiye’de bir tiyatro izleyicisi mi...

Rıza Kocaoğlu hakkını veriyor
Melis Tezkan ile Okan Urun; ışık (Kemal Yiğitcan) ve ses - müzik tasarımından (Ömer Sarıgedik) destek alan sade bir rejiyle sahneyi olabildiğince Rıza Kocaoğlu’na bırakıyorlar. Noktasız virgülsüz bu monolog, oyuncu için ciddi bir sınav. Rıza Kocaoğlu da bitmeyen enerjisiyle bu kendisini özellikle yalnızlaştırılmış hissettiği döneme denk gelen metnin hakkını veriyor. Zaman zaman, özellikle rampanın üstüne çıktığında ya da yere düştüğünde Kocaoğlu’nun sözlerini duymakta güçlük çektim. Bunu da bir not olarak iletiyim.

Durmak güvenli ama...
‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’, Zorlu Center’ın Stüdyo Sahnesi’nde buluşuyor seyircisiyle. Ya da belki ‘arkadaş’larıyla demeliyim, sahnedeki adamın derdini anlattığı arkadaşlarıyla...
Ece Saruhan’la Milliyet Sanat için yaptığı söyleşide metindeki generalden söz etmişti, Rıza Kocaoğlu. Kıpırdayan her şeye ateş eden, Koltes’e “Nasıl olsa ateş etmeyecekler mi? Kıpırdayayım da o zaman vursunlar” dedirten generalden.
Galiba “Bu dünya beni anlamıyor” derken, “Yeter artık, çekip gidelim buralardan” diye düşünüp içimize kapanırken aklımıza getirmemiz gereken biraz da bu. Evet, durmak, kendi alanımıza kapanmak daha güvenli olabilir. Ama birileri de her şeye rağmen kıpırdıyor. Ve yalnız onlar bir şeyleri değiştirebiliyor.