16 Mayıs 2012 Çarşamba
Parçalı Bulutlu

BiR DE YÖNETMEN VAR

15.05.2012

Gençlerin reji yapmasına hiç itirazım yok, ne güzel. Ama bazı durumlarda ne istediğini bilen ve bunu uygulamak için gerekli bilgi ve birikime sahip bir yönetmenin eksikliği de çok fark ediliyor

 

 

Her yeni kurulan tiyatro haberi bir müjdedir, bunla başlamalı söze. ‘Tiyatrocuların mahallesi’ diye bilinen Cihangir’in oyunculuk atölyesi Craft da kendi içinden bir tiyatro doğurmuş, yolu açık olsun. Üstelik bir batında iki oyunla başlamış hayatına: Çarşamba ve perşembe günleri ‘Uğrak Yeri’,

cumaları ‘Kayıp’. Birincisi, Dot’un ‘Kürklü Merkür’üyle tanıyıp onun takipçisi 0.2’den ‘Korku Tüneli’ ve ‘Kainatın En Hızlı Saati’, son olarak da Yan Etki’den ‘Cam Yapraklar’ oyunlarını izlediğimiz Philip Ridley’e ait. Diğeri de Mehmet Ergen’in sahnelediği ‘Şeylerin Şekli’nden beri gözbebeklerimizden biri olan Neil LaBute’e. Bu ilk iki tercihten tahmin ediyoruz ki, daha çok ‘in-yer-face’ metinleri izleyeceğiz Craft’ta da. İtirazımız yok da, Allah özellikle Philip Ridley’e uzun ömür ve kalemine kuvvet versin demekten alamıyorum kendimi. Topu topu dokuz oyunu var çünkü şimdilik.
Çağ Çalışkur’un yönettiği, tiyatronun kurucularından Şenay Gürler’le Deniz Karaoğlu’nun oynadığı ‘Kayıp’ı henüz görmedim, bugünün konusu ‘Uğrak Yeri’. Oyunda oğlu eşcinsel nefret cinayetine kurban gitmiş Anita’yla onun cesedini bulduğunu iddia eden delikanlının karşılaşmasını izliyoruz. Homofobiden fazlasıyla nasibini almış toplumumuza son derece denk düşen bir oyun. Anita da bütün aymazlığı ve reddedişiyle bize hiç yabancı olmayan bir anne. Üstelik İpek Bilgin tarafından canlandırılıyor, ki bu oyunun en büyük kozu. Onun karşısında ezilmeyen genç oyuncu Barış Gönenen’le-ki kendisi ‘Kainatın En Hızlı Saati’nde ve yine 0.2’nin ona bu yıl Sadri Alışık’ta ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülü getiren ‘Limonata’sında da dikkat çekiyordu- birlikte.
Peki eksik olan ne? Zeynep Aksoy’un da Radikal’de dile getirdiği gibi, ‘reji’. 0.2’den tanıdığımız yönetmen Sami Berat Marçalı, özellikle ‘in-yer-face’ metinlerini sahneleyen pek çok genç ekip gibi, metnin ve oyunculuğun gücüne güvenip pek bir ‘müdahale’ye gerek duymamış görünüyor. Evet, oyun bu haliyle de etkileyici ama daha iyi olabileceği aşikâr.
Bu, daha önce izlediğim pek çok oyunda hissettiğim bir eksikliği fark ettirdi. Bir, oyun yazarı atarken metinlerin gücünün azalması gibi bir dert var yeni kuşak tiyatromuzda, bir de ‘yönetmen’in payının biraz es geçilmesi gibi. Gençlerin reji yapmasına hiç itirazım yok, ne güzel. Ama bazı durumlarda ne istediğini bilen ve bunu uygulamak için gerekli bilgi ve birikime sahip bir yönetmenin eksikliği de çok fark ediliyor.

NEREDEN BiLECEKSiNiZ?

Cumartesi akşamı hayat durur, Galatasaray-Fenerbahçe arasında final karşılaşması oynanıp iki takımın taraftarları birbirinin gözünü oyarken, bir grup ‘tuhaf’ insan da dışarıda olan bitenden habersiz ‘Hamlet’ izliyordu. İstanbul Tiyatro Festivali’nin bombası Thomas Ostermeier’i rejisiyle. Gördüğümüz hiçbir ‘Halet’e, hiçbir Shakespeare’e benzemiyordu, üzerine söz söylenemeyecek kadar iyiydi oyun, arasız  165 dakika gözümüzü kırpmadık, hayatımızın unutulmazları arasında müstesna bir yere koyduk. Ama bir yandan da çok hüzünlü oldu benim için. Kıyaslıyorsun ister istemez, onlar nerede, biz neredeyiz, nelerle uğraşıyoruz. Bizim hak ettiğimiz bu mudur? Oyundan önce çıktı, Onur Ödülü’nü aldı, Ostermeier. Kendinden emin, rahat. Bir de konuşma yaptı, “Duydum ki” dedi, “Türkiye’de tiyatroların özelleştirilmesi gibi bir tehlike varmış. Umarım buradan geri dönülür, çünkü özelleştirme halinde tiyatronun sadece bir eğlenceye dönüşmesi riski var.” Tiyatronun özgürlüğünü desteklediğini de söyledi, çılgınlar gibi alkışlandı, geçti yerine. Bu kadarını anlayabiliyor tabii, işin bütün boyutlarını, yaşanan tartışmaları, ‘muhafazakâr sanat’, ‘müstehcen oyun’ diye bir şeyi, “Kimsiniz siz?” diye azarlanan tiyatrocuları. Anlaması ne mümkün?