18 Nisan 2012 Çarşamba

Kemal Bey’in zarif cevabı

20.12.2009

Gazeteci bazen hiç istemediği halde birilerini kırabiliyor. ‘Sezen Aksu neden izin almadı?’ başlıklı yazım üzerine kopan fırtına da buna güzel bir örnek. Hatırlatayım; Chronicle dergisinin kapağında yer alan Kürt aydın Kemal Burkay’ın ‘Gülümse’ şiirinin bir dizesinin, Sezen Aksu’nun şarkısında yer almadığını yazmıştım. Hıncal Uluç, her şarkıda orijinal sözlerin kullanılmadığını güzel örneklerle açıklamış. Olabilir, bu kadar sevilen, popüler bir şarkıyla ilgili bunca yıldır bilinmeyen bir gerçeğin yazılmasının önünde engel teşkil etmez! Şiirdeki ‘işçiler çalışsın’ dizesinin çıkarılması sanatçının tercihidir; tabii söz yazarıyla bu konuda anlaştıysa...
Tartışmanın ikinci bölümü daha çetrefilli: Yazıda Kemal Bey’in Chronicle’da değil, DHA’da yayınlanan bir röportajdaki sözlerine yer verdim. Aksu’nun söz için izin almadığını, ancak önemi olmadığını belirten Kemal Bey’e ulaşamadım. Sağolsun dün temasa geçtik, bana bir mail gönderdi. Aynen yayınlıyorum, takdir okurundur.
Bu arada bilmeyenler için bir not düşeyim: Chronicle, üç ayda bir yayınlanan, her kapağıyla basında alıntılanan bir biyografi dergisidir. Polemikten uzak, bilgiye ve belgeye dayalı, Türk basınında nadir görülen türden portrelerin yer aldığı bir yayın olduğu için herkesin dikkatini çekmesini bekleyemeyiz. Ancak 2005’ten beri yayınlanan Chronicle sayesinde Cüneyd Zapsu’nun öyküsünü öğrendik, Özden Örnek ve Hilmi Özkök’ün hiç bilinmeyen portresini okuduk. Nermin Bezmen ve Gündüz Vassaf’ın yazarları arasında bulunduğu, ilk sayfalarını yurtdışında ‘obituary’ denilen türde ‘kaybettiklerimiz’e ayıran Chronicle’ı umarım meslektaşlarımız bundan böyle takip eder.
Sözü Kemal Burkay’a bırakıyorum... 


HERHANGİ BİR SÖZLEŞME OLMADI
Mehveş Hanım,
Büroya 3 gün uğrayamamıştım, bu nedenle 16 Aralık günü faksla gönderdiğiniz mesajı ne yazık ki ancak dün akşam üzeri (18 Aralık) alabildim. Sizi aramak için artık geçti. Zamanında konuşabilsek belki de Sezen Hanım’ı, beni ve aynı zamanda sizi üzen bu türden polemiklere gerek kalmazdı.
17 Aralık tarihli makalenizi bana ayırmışsınız. İlginiz için teşekkür ederim. Ancak Gülümse’nin bestelenmesi konusunun böylesine magazinel bir hale dönüşmesi beni rahatsız ediyor. Bu nedenle bu konuda artık konuşmak istemiyorum. Şu kadarını söyleyeyim: Sezen Hanım’la veya şirketle aramızda yazılı herhangi bir sözleşme olmadı. Belki zorluklar vardı, hani ben yurt dışında idim ve o dönem malum...
Ama bu konu, bir süre önce (31 Ekim 2009 günü) Hamburg’daki konferansımın ardından yanıma gelen bir gazetecinin sorusu üzerine, hiç beklemediğim biçimde basına yansıyınca, Sezen Hanım beni aradı ve o dönemde yazar Ömer Polat vasıtasıyla izin isteminin bana iletildiğini söyledi. Ardından Ömer de beni telefonla aradı ve aynı şeyi bana sözlü olarak ilettiğini ve onay verdiğimi söyledi. (Ömer Polat da o zaman yurt dışında idi ve zaman zaman görüşüyorduk). Elbet ikisinin de sözlerine inanıyorum. Demek ki onca yoğun meşguliyetim arasında unutmuşum.
Kaldı ki bu konuyu ve bir mısranın çıkarılmış olmasını sorun etmedim. Gülümse’nin bestelenip Sezen Hanım tarafından okunmasından memnun oldum. Şirket, söz konusu kaset (veya plak) piyasaya çıktıktan bir süre sonra İstanbul’daki kızlarımı bulup cüzi miktarda bir para da vermek istemişti. Ben buna gerek olmadığını söyledim.
Sorun bundan ibaret. Eğer bu konuya yeniden değinirseniz, mektubumu aynen vermeniz iyi olur, böylece yeni yanlış anlamalara yol açılmaz.
Selamlar ve en iyi dileklerle...
Kemal Burkay
19 Aralık 2009
 


O DEVİRDE DUMANSIZ HAVA SAHASI YOKTU SAYIN SAVCI Can Dündar’ın başına gelen, tam bir komedi: Atatürk’e hakaret ettiği ve tezyif ettiği (küçülttüğü) öne sürülen suç duyurusunda “Belgesel film adı altında Atatürk, içki sofralarından kalkmayan, devamlı sigara içen, kadınlara karşı aşırı zaafı olan bir kişi olarak lanse edilmiştir” deniliyor. Algıda seçicilik denilen şey bu olsa gerek!
Filmi seyretmesem gerçekten şüphelenebilirdim. Ne küt parmaklar, ne ‘aşırı kadın düşkünlüğü’ ne de ‘optik anlatım’ dikkatimi çekti. Hafızamı zorluyorum, vallahi erotik sahne veya ima yok. Eh, savaş zamanında çamaşır deterjanı reklamındaki gibi bir çekim fonu düşünülemez. Sigarayı o dönem içmeyen mi var? (Bakınız Winston Churchill ve purosu.) Hem, ‘doğal tutkuların’ vurgulanması neden yadırganıyor? Adı üstünde, doğal işte!
Bir de şöyle düşünün: Suç duyurusu sayesinde Atatürk, yeni neslin zihnine tüm bu ‘sakıncalı’ gördüğünüz özellikleriyle nakşolacak. Olacak iş mi şimdi, okul bahçesindeki büst imajını yok ettiniz... Tebrikler!