BiRÇOĞUMUZ YAŞAYAN ÖLÜLERiZ
Kaçımız korkularına yenik düşüp, hayallerinin peşinden gitmek yerine bulunduğu yerde sırf ‘garanti’ diye duruyor. Kaçımız hayat akıp giderken olduğu yerde saymayı marifet biliyor? Bence birçoğumuz!
Biraz önce Facebook’ta biri duvarına “Bazı kişileri kaybetmemek için sevmiyoruz” yazdı. Basit bir cümle. Benzerlerini çok görmüş, okumuşsunuzdur eminim. Ama bir durun, bir saniye, hadi bir nefes alımı kadar diyelim ve düşünün. Ne kadar doğru bu cümle?
Hayatınıza ileride bir gün çekip gidebilir, siz ona çok bağlanmış
-hatta onsuz yaşamayacak halde-olsanız dahi sizi umursamadan bir sonraki hayata, bir sonraki insana ya da bir sonraki şehre doğru adım atabilir diye sokmadığınız kaç kişi var?
Kaç kişinin gözlerine bakmaktan bile çekindiniz bu yüzden? Bakarsam, merak ederim. Merak edersem bana kendini anlatmasını isterim. Anlatırsa hikayesinin devamında ben de olayım, birlikte ilerleyelim isterim diye uzaklaştınız ondan? Kaç kez kendinizi korumak için, hani olur da canınız yanar diye bir fanusun içinde tek başınıza oturmayı tercih ettiniz?
Haydi, bir hesap yapın. Eminim birçok kez garanticiliğiniz tutmuştur, duyduğunuz istek ne kadar kuvvetli olursa olsun kaskatı kesilmiş, durmuş, hissetmiyor gibi yapmışsınızdır.
Ah! Ne kadar iyi beceriyoruz hissetmiyormuş gibi yapmayı. Canımız kolay kolay yanmıyor çünkü biz ‘güçlü’yüz. Kolay kolay yıkılmıyoruz çünkü “Kimse vazgeçilmez değil.” Hiç özlem çekmiyoruz. İhtiyaç duyduğumuz her şey zaten var. “Biz kendimize yeteriz.” Öyle öğretilmedi mi?
Kuytu bir köşede beklemek
Size bir şey söyleyeyim mi? Bana sorarsanız günümüzde insanlığın baş düşmanı ne kanser, ne AIDS ne de trafik. Bence biz kendi içimize saklanıp, kuytu bir köşede zamanın geçmesini bekleyip, geçip giden şeyin aslında hayatın kendi olduğunu anlamadığımız için ölüyoruz. Birçoğumuz yaşayan ölüleriz hatta.
Tüm bunlar nereden mi aklıma geldi? Yazının başında söylediğim gibi: Facebook’ta bir cümle gördüm. Bir de Meltem Cumbul’la tanıştım. Hani bazı insanlar vardır, bir kere tanıştır belki 10 bilemedin 15 dakika konuşursunuz ama cümleleri içinize işler. O anlattıkça siz kendi kendinizi sorgulamaya başlarsınız ya, Cumbul da öyle. Özgürlüğüne inanılmaz düşkün. Sırf heyecan veriyor, canı istiyor ve merak ediyor diye insanların, şehirlerin hatta hayatların üzerine basarak ilerleyebilenlerden biri. Kimseyi kırmıyor, sadece her an bitebilecekmiş gibi özen gösteriyor yaşadığı ana. Belli ki arkadaşlarına ya da sevgilisine her sarılışı sanki sonuncuymuş gibi sıkı sıkı.
Ne yalan söyleyeyim. İnsanların birbirlerini sadece ‘sahip olmak’ adına kovaladıkları, yanında oturan kişinin gerçekten orada olmak isteyip istemediğini sorgulamayı çok uzun zaman önce bıraktıkları, hatta unuttukları bir dönemde böyle biriyle konuşmak beni feci sarstı. İki gündür düşünüyorum. Güvenli sığınağımdan çıkmadığım-çıkamadığım için kaçırdıklarımı.
Bu yazıyı yazdım çünkü siz de düşünün istiyorum.BiR DE KAÇAN HAYALLERiMiZ VAR
‘Kaçırılan’lardan konu açılmışken bahsetmek istediğim bir şey daha var. Bu hafta Chevrolet’in yeni reklamını izledim internette. Nacho Gayan’ın çektiği film bir hayal fabrikasında geçiyor. Genç adam fabrikanın yaşlı görevlisiyle insanların korkudan, garanticilikten, “Denesem de başarısız olurum” inançlarından ötürü yakalayamadıkları hayallerinin hapsedildiği bir fabrikayı geziyor. Fabrikada belli ki dünyanın en derinlerine dalmayı başarmış bir dalgıç, başarılı bir balerin, komik bir palyaço, mutlu bir anne-çocuk, elinde çiçekle bekleyen çok güzel bir gelin görüyoruz. Milyonlarca insanın bir an için istedikleri hem de çok istedikleri ama ‘nedense’ sahip olamadıkları şeyler bunlar. Görevli, adama “Dünya fırsatlarla dolu. Onların uçup gitmesine izin vermemek gerek” diyor. Mesaj basit: Fırsatları iyi değerlendir ve doğru zamanda hareket et!” (Reklamı merak ediyorsanız bu linkten izleyebilirsiniz: http://hippikiz.com/chevrolet-the-warehouse-reklami/?v2)
