Türkiye’nin Paul Auster’la imtihanı
Başbakan Erdoğan, hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddeden yazar Paul Auster’a “Cahil!” dedi. Acaba bu polemiğe kadar kendisini tanıyor muydu? Bir kitabını okumuş muydu?
Öncelikle şunu netleştirelim: Paul Auster, dünyanın okuduğu ve tüm edebiyat çevrelerinin saydığı, çağımızın en önemli romancılarından biridir. Kitapları milyonlar satar. Üniversitelere, fuarlara, uluslararası edebiyat organizasyonlarına davet edilen baş yazarlardandır. Yani başbakan Erdoğan’ın sorduğu, “Gelse ne olur gelmese ne olur! Türkiye irtifa mı kaybeder?” sorusuna çok net bir yanıt verebiliriz: Paul Auster gibi bir yazarın Türkiye’ye gelmeyi reddetmesi neticesinde, ülkenin kültür, sanat ve düşünce hayatı hiç şüphesiz ki irtifa kaybeder. Tıpkı başbakanın gelişigüzel ve ateşli konuşmaları neticesinde sürekli kaybettiği gibi...
Erdoğan’ın hayatında bir tek
Auster kitabı okuyup okumadığını samimiyetle merak ediyorum. Bu sorunun yanıtını tahmin etmek güç değil. Ayıp olmayacaksa asıl merakım, bu polemikten önce hiç
Auster’ın adını duyup duymadığı... Çünkü onu tanıyan sıradan bir okur bile, tüm dünyanın karşısına çıkıp Auster için “Cahil” demez, ona “Bu yazar” diye aşağılayarak hitap etmez, kendini bu kadar küçültmez gibi geliyor. Kaldı ki bir başbakanın bu tarz düşüncesizce çıkışlar yapması da skandal sonuçlar doğuruyor... Erdoğan diyor ki, “Bu yazar en son 2010’da İsrail’e gitmiş. Güya İsrail demokrat, laik, insan hak ve hürriyetlerinin sınırsız olduğu bir ülke. Sen ne cahil adamsın! İsrail tam bir din devleti.”
Başbakanının ‘cahil’ diye nitelediği yazar Paul Auster ise buna karşılık, “İsrail’de düşünce özgürlüğü var ve ne yazarlar ne de gazeteciler hapiste. (...) Türkiye’de yaklaşık 100 yazar hapiste. (...) Bütün ülkelerdeki yaşam şartlarını iyileştirmek için hapis korkusu ve sansür olmadan konuşma ve yayımlama özgürlüğü, herkes için kutsal bir haktır” diyor. Yani başta başbakanımızın savunması gereken düşünce özgürlüğümüzü, ABD’li yazar bizim için savunuyor, koruyor; ülkeye gelmeyi reddederek de, konunun gündemde kalmasına katkıda bulunuyor. Farklı bir yol da izleyebilirdi. Davete icabet edip gelebilir, yapacağı konuşmada yine düşünce özgürlüğü ve tutuklu gazetecilere dikkat çekebilirdi. Ama gelmemesi kadar etkili olur muydu acaba?
Son günlerin modası olan şu minik şakayı da yapmadan geçemeyeceğim: “Acaba Auster Türkiye’ye gelse, KCK’dan ya da Ergenekon’dan içeri alınır mı?” Tabii bu işin parodisi ama eğer bu mizahı yapmaya başladıysak, düşünce hayatında alacağımız daha çok yol var demektir...
‘CEVDET BEY VE OĞULLARI’ iÇiN ANLAŞMA TAMAM
Orhan Pamuk’un ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ romanının dizi yapılacağını geçen sene bu köşede duyurmuştum. Söylentiler önceki hafta kağıt üzerinde de tescillendi. Ay Yapım anlaşmayı imzaladı, eylülde yayına başlamak için hazırlıklara başladı. ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nın senaryosunu Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu yazacak. Tabii Pamuk’la olabildiğince koordineli çalışarak... Dizinin başrolündeyse Kenan İmirzalıoğlu var. Beren Saat’in gelen teklifi reddettiği söylentiler arasında.
GEÇMİŞE NASIL SAHİP ÇIKILIR?
Bir yanda Türk sinemasının yaşayan müzesi Emek, bir yanda otele çevrilecek Haydarpaşa Garı; bir yanda da zaten çoktan yıkılmış olan Topçu Kışlası’nın yeniden inşası... İstanbullu’nun gündeminde bu tuhaf projeler var şimdilerde. Hepsinin ortak paydası, ‘kültürel mirasa ve geçmişe sahip çıkma’ amacı... Fakat geçmişe nasıl sahip çıkılır? Var olanı yıkarak, yerine otel veya camii yaparak, AKM gibi yarım yüzyıllık gösteri salonlarını kapatarak mı sahip çıkılır? Yoksa Topçu Kışlası gibi zaten çoktan yıkılmış olanı tekrar inşa ederek mi?
Topçu Kışlası’nın suni replikası İstanbul’a ne kazandıracak bilinmez. Top-tüfek yuvasının şehrin göbeğinde yeniden inşa edilmesi nasıl bir düşüncenin ürünü? Varlığı elzem mi? Sayıları gittikçe azalan yeşil alanlardan Gezi Parkı’nı, onlarca ağaçla birlikte, Topçu Kışlası için zayi vermeye değer mi? Bu soruları, para kazanma hırsları yüzünden vicdanları körelmişlere sormak gerek.
