01 Haziran 2011 Çarşamba
Gülüm Dağlı
Gülüm Dağlı gulum.dagli@milliyet.com.tr
NE Ki ŞiMDi BU?

ADALAR MÜZESi’NiN SIRRI

08.05.2011

Geçen yıl açılan Adalar Müzesi’ne gitmek bu yıl kısmet oldu. Belki de olmasaydı daha iyi olurdu! Neden mi? Çünkü bir; merkeze çok uzak. İki; yetersiz ışıklandırma gecekondu çağırışımı yapıyor. Üç; nedense eski dikiş makinesi ve elektrikli buzdolabı gibi tuhaf şeyler sergileniyor!

 

Uzak gibi görünse de aslında Adalar’a gitmek çok kolay iş. Bir anlık kararınıza bakar. En uzağı Büyükada, Kabataş İskelesi’nden bineceğiniz vapurla bir buçuk saat sürüyor. Burgazada ve Heybeliada’ya çok daha kısa sürede ulaşabiliyorsunuz. İnsanlar buraya gelmek için uzun uzun çanta hazırlıyor, börek çörek yapıyorlar. Halbuki hiç gerek yok. Adalar’ı Lost adasıyla karıştırmayın. Burada da var börek çörek, pasta kek, içki ya da ne ararsanız... Taksim’e gider gibi rahatlıkla evden çıkıp, soluğu Büyükada’nın İskele Meydanı’nda alabilir; elinizde bir külah dondurmayla “Acaba hangi bisikleti kiralasam?” diye düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. Baştan çıkarıcı güzelliği, yüksek enerjisi, mutlu esnafı, Dolci Pastanesi’nden gelen hamur kokuları, hemen sizi de içine çekiyor; oranın bir parçası olduğunuzu derinden hissediyorsunuz. Büyükada’nın yeri bende çok ayrıdır. Ama sık gitmeme rağmen, her yerini ‘avucumun içi gibi’ bilmem... “Nereden nereye çıkılıyor?” deseniz, anlatamam. Havalara bakarak yürüdüğüm için olabilir mi? Evler o kadar güzel ki, başka çare bırakmıyor!

Rotanızı doğru belirleyin

Adalar Müzesi de bilmediğim yollar üzerinde olduğu ve hiç karşıma çıkmadığı için gidememiştim. Geçen salı bir arkadaşımla beraber Büyükada’dayken, oraya da uğrayalım dedik... Asıl amacımız gayet masumane; Dolci’den elmalı turta alıp Prenses Koyu’nda yapacağımız butik bir piknikte yiyip içmekti. Oradan çıkışta da müzeye ‘şöyle bir’ uğrayacaktık... O nasıl ‘şöyle bir uğramak’sa artık; Prenses Koyu’ndan müzeye gitmemiz ve oradan iskeleye dönmemiz yürüyerek tam 2,5 saat sürdü! Diyeceksiniz ki, “Faytona binseydin.” Taksi değil ki fayton, her yerde karşınıza çıksın. Çıkanlar da dolu çıkıyor. Mecburen tabanvay... Bir de müzeyi öyle bir yere yapmışlar ki, tam mezarlık bölgesi... Az kalsın ‘mezarlık müzesi’ oluyormuş adı. Faytonla gitseniz bile lokasyon açısından çok yanlış bir yerde.

İçeride neler var?

Neyse bir şekilde ulaşmayı başardık, içeri girdik, Müze Kartlarımızı çıkardık... Görevli, “Müze Kart geçmiyor” dedi, yine de morallerimizi bozmadık. Gayet makul giriş ücreti 4 TL’yi ödedik. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ama içeri girdiğimde ciddi ciddi canım sıkıldı. Gecekondu havası veren loş ışıktan değil; müzenin güldüren amatörlüğünden... Mesela, “Adalar nasıl oluştu?” sorusuna cevap veren bir video çalışması hazırlamışlar... Aranızda bu sorunun cevabını merak eden var mı? Büyükada’ya kadar gitmişsiniz, yetmemiş o kadar yol kat edip Adalar Müzesi’ne gitmişsiniz; oturup da “Adalar nasıl oluştu?” sunumunu dinler misiniz? Dinlemezsiniz. Zaten merak etseniz cevabını internette de bulabilirsiniz. O kadar yol gitmenize gerek yok...
Bir başka enteresan nokta da, etiketinde şöyle bir tanımlamanın yer aldığı ‘eser’di: “20’nci yüzyıldan kalma elektrikli buzdolabı”... Vay vay vay! “Bayağı özel ve bayağı tarihi bir buzdolabıyla karşı karşıyayım!” dedim kendi kendime. İnsanın tüyleri diken diken oluyor, etkilenmemek elde değil. Hemen arkamda da olta, radyo ve dikiş makinesi vardı. Bu büyülü dakikaların tadını çıkarmaya çalıştım.

İyi şeyler yok mu?

Evet, iyi şeyler de var. Mesela ‘Adalı edebiyatçılar’ köşesi... Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın takım elbisesi, Yahya Kemal’in dostlarıyla çektirdiği yazlık fotoğraflar, Burgazada aşığı Sait Faik’in kaleme aldığı Adalar’a dair minik detaylar; insanı etkiliyor. O da edebiyata meraklıysanız... Değilseniz; sıra dışı ada evlerinin hikayesini anlatan mimari detaylara yönelmenizi tavsiye ederim. Ama faytonunuz yoksa hiçbir şey tavsiye etmem... Bir an önce müzeden çıkıp iskeleye doğru yürümeye başlasanız iyi olur!