BABASINA ‘SiZ’ DiYEN KUŞAKTAN...
Her sabah aynı yere gidiyorum. Bekliyorum. Neyi, kimi, neden? Bilmiyorum. Ayağa kalkıp yürüdüğümde sizi hemen görüyorum. Karşı kıyıda, Kuleli Askeri Lisesi’nin hemen arkasındaki bayrak direğinin altında
Bazen yakınınıza geliyorum. Tam başınızda ayakta duruyorum. Çiçekler içindesiniz hep. Kışın da, baharda da, bu ilk yazınızda da... Ben sizin en çok çiçekli halinizi seviyorum. Biliyorsunuz bu pazar ilk. Aslında aylardır ne çok ilk yaşadık sizinle. Her biri birbirinden zor gelen ilkler. Özel günlere önem vermem. Ama bu kez bu özelliği görmezden gelemeyeceğim. Sanırım bu pazar zor geçecek.
Benim gibi olanların 'boğazı şimdiden düğüm düğüm'. Biliyorum benimle başlamadı ve benimle de bitmeyecek. Ama herkes 'kendi başlangıcının ve bitişinin' sevincini, acısını, heyecanını, korkusunu tek başına yaşar ya. Etrafındakiler de paylaşır mutlaka. Ama bir yere kadar.
Arabacılar, Itri Dede, Kolej Yolu, Cengiz Topel, Faruk Ayanoğlu. Sokaklarımız. Her birinde bir anı, bir resim. Doğduğum, büyüdüğüm, gittiğim, geldiğim, üzüldüğüm, sevindiğim evlerimizin bulunduğu sokaklar. Teker teker önlerinden geçtim onların. Beş yaşında oturduğumuz kattan kafa üstü düştüğüm zaman ne çok korkmuştunuz benim için. Ben belki kızarsınız diye aşağıya koşup beni kucakladığınızda 'canım yanmasına rağmen korkudan sırıtmıştım'.
Sabah herkes uyurken erkenden kalkıp sokakta özgürce dolaşan çöpçülere özenip mesleğimi bulduğumu söylediğimde “Hayırlı olsun, ne yaparsan yap iyi yap” demiştiniz. O çöpçüler hala sabahımın kahramanları.
Ne yazık ki iyi bir öğrenci olamadım. Her okulda, her sınıfta sorun çıkardım. Veli toplantısı dönüşlerinde yüzünüzün kıpkırmızı halini hiç unutamadım. Beklemeye kaldığım yıl gözünüzün içindeki 'hüzün ve endişeyi' de. Elimden tutup beni bir arkadaşınızın yanına vermiştiniz. “En ağır işleri yaptırın ona” diye. İşler değil de sizin bana hayat dersi vermeye çalışırken uzaktan izleyip üzülmeniz ağır gelmişti bana. Hani Karaköy Rıhtım Caddesi İktisat Han’daki o günler. Yüklemeli, indirmeli, bindirmeli, taşımalı bir işti bu. Ve bazen kan ter içinde yere oturduğumda birden karşıma çıkar “Hadi bakalım küçük bir mola ve bir şeyler atıştırma” derdiniz. Aynı cadde üzerindeki bir pasajdaki şarküteriye gidip küçük tombul bir ekmeğin içine; zeytin ezmesi, kaşar, bir dilim salam, incecik bir turşudan oluşan, hayatımda o tadı başka hiçbir yerde bulamadığım 'bizim sandviç'i yerdim.
O günlerde işinizin dışında amatör bir gazetede yazılar yazıyordunuz. Özeniyordum. Bir gün “Sizin yazınızı ben yazabilir miyim?” demiştim. "Hadi", demiştiniz. O 'hadi' hayatımın anlamı oldu. O günden sonra yazmak ve gazetecilik benim en büyük aşkım haline geldi. Her aşk gibi zaman zaman zorluklardan geçti, kesintiye uğradı ama hiç unutulmadı. Bu aşkın hakkını vermek için 'okumalıydım'. Öyle demiştiniz bana. Okudum, üniversite, yüksek lisans...
Gözleriniz yeniden parlamaya başlamıştı, çocukken, henüz hayat yarışına girmediğim günlerdeki gibi. Sonra gözlerinizi giderek daha az görmeye başladım. Büyümüştüm. Okul, kızlar, sonra iş.
Birbirimize ayırdığımız vakit giderek azalıyordu. Son yirmi yıl akşamları kısa uğramalar ya da bayramlarla kısıtlı kalmıştı. Hızlı hızlı. Sanki birileri kovalıyormuş gibi. Yakalanmamak için. Ama mümkün mü mutlaka yakalanıyorsunuz.
Biz de yakalandık. Geçen yılın başında. Doğarken başlayan geri sayımın belki de en çabuk geçen yılında. Daha sık gördüm sizi. Her gün saatlerce. Evde, hastanede. Defalarca kendime “Niye zamanında doya doya yaşamadın zamanını onunla?” diye sorarak.
Ben insanları hep gözlerinden okumaya çalışırım. Sevincini, üzüntüsünü, aşkını, nefretini. Sizin de bana duygularınızı anlamak için hep gözlerinizi yakalamaya çalışırdım. Hayatımın endeksiydi onlar. İyi, kötü, doğru, yanlış. Konuşmadan fikrinizi anlatırdınız.
Bir ekim sabahı saat sekizde bir daha hiç göz göze gelemeyeceğimiz şekilde gözlerinizi kapattığınızda kendimi bir boşluğa düşmüş hissettim.
Şimdi Çengelköy sırtlarındaki 'evinize' sık sık geliyorum. Çiçekler içinde ve üzerinde “Allahın içtenliğe erdirilmiş temiz kulları başkadır” yazıyor.
Ne fena size hâlâ 'siz' diyorum. Benim kuşağım özellikle babalarına karşı hep mesafeli oldu. Sevdi, sevdiğini gösteremedi, sarılmak istedi, sarılamadı. Şimdi imkan olabilseydi eğer 'babacım' diye bağırıp sıkıca sarılmak isterdim size.
Bu fırsatı hâlâ sahip kim varsa, benim gibi tüm babasızlar adına kendi babalarına bir sarılabilirler mi acaba? Hani derler ya “İnsan yaşı kaç olursa olsun babasız kaldığında erkek olur” diye. 40 yaşımda erkek oldum ben. Ve ne çok isterdim erkekliği ertelemeyi bir bilsen.







