18 Haziran 2010 Cuma
Parçalı Bulutlu

Bu yazın kitabı Pucca’nın günlüğü

18.06.2010

Okuyanus Yayınları’nın ‘Dizüstü Edebiyat’ serisinin ilk kitabı ‘Küçük Aptalın Büyük Dünyası’ herkesin dilinde 

Geçen yaz plajlarda şezlong başına bir pembe ‘Aşk’ kitabı düşüyordu ya hani, bu sene herkesin elinde bir Marilyn Monroe görmeye hazır olun. Zira görünüşe göre “Tatilde ne okusam?” sorusunun ilk cevabı Marilyn kapaklı ‘Pucca Günlük’ olacak. Alt başlığıyla ‘Küçük Aptalın Büyük Dünyası’.
Pek sıkı bir blog takipçisi sayılmayacağımdan, Türkiye’nin en çok takip edilen internet yazarı olan Pucca’yla ancak kitabı çıkınca tanıştım ben. Okuyanus Yayınları ‘Dizüstü Edebiyat’ diye bir seri başlatmış, ilk kitap olarak da kendisinin de söylediği gibi bir tür ‘Törkiş Bridget Jones’ olan Pucca’nın günlüğünü basmıştı.
Kimdi Pucca? 25 yaşında, asıl işi televizyonculuk olan bir zamane genç kadını. Yazar olmak gibi bir niyetle filan değil, tamamen eski sevgilisinden intikam almak için bir blog açmış, muhtemelen pek çok kişinin yapmak isteyip göze alamadığı bir işe kalkıştığı için de tez zamanda fan’ları oluşmuştu.
Kitabında da, tek cümleyle özetleyecek olursak aşkı arayan bir genç kadının, yani kendisinin hikayesini anlatıyor. Zaten kimliğini gizleyerek, yüzünü Marilyn Monroe fotoğrafıyla kapatarak verdiği röportajlarında da başından geçmeyen hiçbir şeyi yazmadığını, olsa olsa bazı şeyleri abarttığını söylüyor.
Hal böyle olunca, 2000’lerin güdük aşkları, acıklı ve gülünç kadınlık durumları bolca yer buluyor kitapta. Okuyan da üç aşağı beş yukarı yakın kuşaktan biriyse ve kadınsa, satırların arasında bir yerlerde illa kendini yakalıyor, o pek gözyaşı döktüğü gün aslında ne kadar komik göründüğünü fark edebiliyor. Pucca’nın dili her şeyden önce komik çünkü.
Misal, ben, ayrılığın aşamalarını Yıldız Tilbe, Demet Akalın, Orhan Gencebay, Serdar Ortaç ve İlhan Şeşen sendromlarıyla anlattığı bölümde tepinerek güldüm. Zeki tespitleri, müthiş matrak tanımları, kendine has bir dili var.
Özetle, ‘Pucca Günlük’ten beklentilerinizi genç ve komik bir kalemden eğlendiren yazılar okumakla sınırlı tutarsanız son derece memnun kapatabilirsiniz kapağı. Ben, argonun dozunu zaman zaman rahatsız edici bulduğumu itiraf etmeliyim ama belli ki çok ‘olduğu gibi’ yazan biri Pucca ve galiba bu kadar tutulmasının sırrı da bu.
Son söz, yayınevine: Kitabın tanıtımını yaparken ‘eğlenceli, cesur, gerçek, dobra, dümdüz’ sözcüklerini kullanmışlar, tamam. Bir dolu başka övgü sıralamışlar, peki. Fakat “Sıkıcı kitaplardan, klişelerden bıkanlar için artık ohh deme zamanı” cümlesine kesinlikle itirazım var.
Bir şeyi övmeye çalışırken bir başka şeyi dövmek, hele hele kitapları ‘sıkıcı’, ‘eğlenceli’ diye kategorize etmek bir yayınevine pek yakışmıyor. Okumaktan tek beklediğimiz bizi güldürmesi olmasa gerek, hepsinin yeri ayrı. Sapla samanı, popüler kültürle gerçek edebiyatı birbirine karıştırmasak keşke.

MFÖ ve Yasmin Levy
Eric Clapton - Steve Winwood travması üzerine yazdığım ‘Bir daha Arena’ya ancak Michael Jackson mezardan kalkıp gelirse giderim’ yazısının üstüne BKM’nin patronu, Arena’nın yöneticisi Necati Akpınar’la bir konuşma yaptım.
Kendisinden bu konserin Eric Clapton’ın yurtdışındaki organizatörlerince düzenlendiğini, BKM’nin mekan tahsis etmek dışında hiçbir işe karışmadığını - karıştırılmadığını ve sonuçtan da en az benim kadar mustarip olduklarını öğrendim. “Bu ilk ve son, bir daha böyle bir şey olmayacak” sözünü de aldım.
Dolayısıyla Kuruçeşme Arena’yla barış imzalıyorum. Pazar günü iç rahatlığıyla MFÖ’ye koşabilir, 24 Haziran’da Kubat’la birlikte konser verecek şahane Yasmin Levy’yi dünya gözüyle bir kez daha izleme fırsatını kaçırmayabilirim. Size de öneririm.