12 Nisan 2010 Pazartesi
Sokak Çocuğu

HEDiYE iKi KiŞiLiKTiR

Hayatta en zorlandığım konulardan biri hediye almak. Bu fonksiyon için yaratılmış tipler var sanki, gıpta ediyorum

Girer giyim mağazasına; bedenini, ona en çok yakışacak rengi, envai çeşit kombini falan bir arada düşünür; en çok tezahürat alacak kazağı, t-shirt’i şıp diye alırlar. Yumurta kapıya dayanmadan ön çalışmayı yaptıklarından; doğum günü olsun, yılbaşı olsun, bilmemne yıldönümü olsun; hiç zorlanmazlar. “Falanca vitrinin önünde durmuştuk; ay ne güzel broş demişti”, “Yapı markete gitmiştik, ah şu darbeli matkabı bir türlü alamadım diye hayıflanmıştı”, “Yeni evlerinde katı meyve sıkacağı yok” gibi çok özel kayıtlara sahiptirler hafızalarında. Yeri gelince, pat kullanıverirler bilgiyi.
Ben özel günleri hatırlamakta zorlanırım. Facebook’tan doğumgünlerini takip edip "İyi ki doğdun şekercim" mesajlarından bombardıman yapmayı eğlenceli bulmam. Düğün dernek gitmeyi, sünnette kirve olmayı, sevgililer günü için şehir dışında kampanyalı otel ayarlamayı sevmem. İnsanları şaşırtamadıktan sonra, karşı taraf onu bekliyor olduktan sonra, hediye almanın ne cazibesi var ki arkadaşım? Yıllar içinde fark ettim ki bir tek defter, kitap almak hoşuma gidiyor arkadaşlarıma. Ben seviyorum diye herkes de sever sanıyorum. Aslında çok sıkıcı bir adam olmayı göze almış oluyorsunuz böyle yaparak ama hediye olayının da iki kişilik bir mutluluk üretmesi gerekiyor. İçimden; defter, kitap sevmeyenle arkadaşlık etmesem yırtar mıyım bu durumdan diye geçirdiğim bile oluyor. Sonra düşünüyorum, o kadar da berbat değilim aslında.

Aşk blogu mu, pembe notebook mu?
Depresyondaki bir arkadaşıma psikiyatrist randevusu almıştım doğum gününde. Doğum gününde içirdim, ertesi gün elinden tutup tıpış tıpış götürdüm doktora. Hala teşekkür eder. Ne bileyim sonra; kız arkadaşıma çiçek, çikolata yollamak yetmedi bana hiç. Asistanına çiçek yollatan solaryumlu, powerpoint adamlar gibi yapacağıma şöyle yaptım mesela: çiçek yollayacağım günden bir ay önce blogger’dan bir hesap açtım. O bloga 30 gün boyunca her gün bir mektup ekledim. Çiçeği de yolladım ama içindeki karta adımı değil o blog’un web adresini yazdım.
Hemcinslerimin bu satırlara duyduğu nefrete önlem mahiyetinde şunu söyleyeyim: Nazar etme ne olur, çalış senin de olur. Hani bir delikanlı arkadaş da; dini, dili, ırkı, yaşı, sosyal statüsü her ne olursa olsun bu hediyeden memnun olmayacak bir kadın gösterebiliyorsa varsın kendisi marka parfümler, cep telefonları, pembe notebook’lar almaya devam etsin sevdiceğine. Dediğim gibi içinden gelmedikten, bu hediyeden önce kendin mutlu olmadıktan sonra blogdu, çiçekti, böcekti, çikolataydı hepsi beyhude çaba.

Seyyar arabalardaki cevherler
Bugünlerde yeni bir merakım var. İstanbul’un çeşitli semtlerinde içleri sebze, meyve yerine eski kitaplarla dolu seyyar arabalar arıyorum. Bu arabalardaki kitapların hikayesi genelde hüzünlü oluyor. Yıllarını kitap toplamakla geçirmiş özel birinin ölümünden sonra gerçek mirası idrak edemeyen varisleri üç beş kuruşa okutuyor koca kütüphaneyi eskicilere. Üzerinde 'Ne alırsan 1 TL' yazan o arabalardan ne kitaplar çıkıyor, inanamazsınız. Hediye almak istediğim biri için günlerce 'o kitabı' aradığım oluyor. O kitabın, hak ettiği bir başka evin bir başka kütüphanesine yerleşmesine aracılık etmek ne kadar şahane.
Cemal Süreya imzalı bir kitap buldum. Albert Camus’nün Yabancı’sının Fransızca ilk baskılarından birini buldum. İkisini de çok sevdiğim arkadaşlarıma hediye ettim. En son kendime bir hediye aldım; Çetin Altan’ın 'Viski'si. Bir uzun yol kaptanı, Amerika seferinde okumak üzere almış kendine. İçine de şöyle yazmış: '9.9.1975... Gediz Gemisi Amerika seferi başlangıç akşamı...' Siz hiç böyle bir kitaba dokundunuz mu?

Siz de reklam vermek ister misiniz?