14 Şubat 2010 Pazar

Türkler ve hayvanlar



Bir Sevgililer Günü yazısı daha okumaya dayanabilir misiniz bilmem. Fakat sosyolojik anlamlar içeren, sonucu herkesi şaşırtan bir araştırma söz konusu. Efendim, Reuters/Ipsos’un 23 ülkeden 24 bin katılımcıyla yaptığı ankete göre, Türkler Sevgililer Günü’nü, sevgili yerine bir hayvanla geçirmeyi tercih ediyormuş! Üstelik bu cevabı verenlerin oranı, yüzde 49 ile diğer ülkelerin arasında en yüksek oranda.  
Duyan, Türkler’in hayvan sevdalısı olduğunu düşünecek. Oysa memlekette hayvan besleyenlerin oranı Avrupa’ya göre çok daha az. Bırakın hayvan sahibi olmayı, bizim milletimiz hayvan sevmeyi bile pek bilmez. “Severim” diyeninden bile  şüphelenirim. Çünkü çoğu ‘uzaktan’ sever. Ne demekse?
Peki nasıl oluyor da Türk milleti “Sevgililer Günü’nü evcil hayvanla geçiririm, daha iyi” cevabını vermiş? Eğlencesine birkaç teori:
1. Milletimiz Sevgililer Günü kavramına pek bir gıcık kapar. ‘Bizim bayramımız değil’ şıkkı bulunmadığından evcil hayvanı seçmiştir.
2. Anketçiler, denekleri İstanbul Cihangir,
Nişantaşı ve İzmir Alsancak’tan seçmiş. Buralarda bekar yaşayan ve ev hayvanı besleyenlerin sayısı, tüm Türkiye nüfusuna göre kat be kat fazladır.
3.Türkler, anketçilerle fena halde dalgasını geçmiş. Aslında ‘hayvan’dan kasıt, erkek sevgilidir. Hatta bazı yanıtlar ‘öküz’ şeklinde de verilmiş olabilir.
4. Hayvan, bir sevgi ifadesi de olabilir. Çünkü Türkler sevgililerine ‘kuşum, böceğim’ gibi sıfatlarla hitap eder.
5. Sevgilisi olmayanlara   sunulan seçenek ‘evcil hayvan’sa, o zaman bizimkiler dürüstçe sevgilileri olmadığını bu şekilde beyan etmiştir.
6. Bir de hayvanlarla aşk yaşayanlar oluyor ama bunu hiç karıştırmayalım. Dişi köpeği sokak köpekleriyle çiftleşti diye kızıp, sokağa atan bir kişi biliyorum!
7. Türkler değil sevgiliyi, birbirlerine dahi sevgi gösterisinde bulunamadıkları için bu yüce günü sessiz bir canlıyla geçirmeyi tercih eder.
8. Dikkat ederseniz araştırmada Türkiye’den sonra evcil hayvanla geçirmeyi tercih etme skorunu en yüksek tutan ülke Hindistan. İneklerin kutsallığı nedeniyle olmasın?
9. Türkler için Sevgililer Günü kavramı, Kemal Unakıtan’ın eşiyle bu günü kutladığını söylediği andan itibaren farklı bir şekil almıştır.
10. Evcil hayvan tanımı yanlış anlaşılmış, hamamböcekleri, tavuk ve bilumum büyükbaş hayvanla karıştırılmış.
Şaka bir yana. Bu sonuçtan yola çıkarak “Demek ki Sevgililer Günü kampanyaları boşuna” demek de saçma. Çünkü yıllık kredi kartları harcamalarına bakınca, Sevgililer Günü öncesi, yılbaşından sonra en yüksek cironun yapıldığı dönem!
Hayırlı bayramlar, sevgili Sevgililer Günü kutlayıcıları.


BEYRUT KURŞUNU:  MUZ SESLERi

Fas yolunda Ece Temelkuran’ın ilk romanı ‘Muz Sesleri’ni okudum. Yedekteki kitabım ‘Elephants on Acid and Other Bizarre Experiments’ adlı şaheserdi, fakat kapağını bile kaldıramadım. Çünkü Ece’nin ‘Muz Sesleri’ bu yolculuğun ruhuna pek uygundu.
Türkiye’de edebiyat eleştirmenliği başlı başına bir krallık, bir nevi dokunulmaz alan sayıldığından, kurguydu edebi değerdi, ahkam kesecek değilim. Ama kitabı okurken insanı tam kalbinin derinliklerinden yakalayan ve tıpkı bir Beyrut kurşunu gibi deşip geçen cümleleri, hele de yabancı ülkede kadın olma hallerini çok sevdim. Bu kitapla Ece, ona hasetle bakanları iyice delirtmiştir diye düşünüp, pek eğlendim. 
- ‘Muz Sesleri’ hakkındaki yazıların çoğu, Ece’nin Beyrut macerası üzerine ve arka kapağındaki tanıtım yazısından öteye gidememiş ne yazık ki. Kardeşim madem kitabı haber yapıyorsun, bir zahmet okuyuver diye sinirlendiren bir durum.
-Kitabı okusalar, içindeki hazineleri keşfedecekler ve romanı ‘genç Türk gazetecinin Beyrut aşkı’ndan farklı değerlendirme şansını bulabilecekler.
- Romanın karakterlerinden Deniz’in Oxford’da giderek boğulmaya başlayan Ortadoğu ruhunu anlattığı bölümler, beni ilk çarpan bölüm oldu: “İnsanların kendinden hiç bahsetmeden, esas olarak hiçbir şeyden gerçek olarak bahsetmeden, beraber bu kadar uzun yemek yiyip bunca şarabı yan yana içebilmeleri son derecede mühim bir Oxford terbiyesiydi. Onlar gibi olabilmek için her yolu denemiş, yıllar içinde kalbi bu yolda can çekişirken tek çözümün iç gözlerini tavanda bir yere yerleştirip bütün olup bitenleri uzaktan bir yerden izlerken, aynı anda eksiltilmiş bir haliyle olayın içinde yer almak olduğunu anlamıştı.”
-Oxford’da bunalan Deniz kadar, belki de daha çok çarpıcı olansa Filipinli hizmetçilerin ezikliği, kaybolmuşluğu ve yersiz yurtsuzluğuna çarpıldım.
-Ve elbette, Dr. Hamza’nın kızına yazdığı mektuplarda, 80’lerin Beyrut’unda, Şatila Kampı’nda yaşadıkları: “Sanırım insanlar yıllar sonra, yine tıpkı bugünkü gibi anlatacaklar her şeyi. Liderlerin isimleri ve BM kararları, uçak ve bomba modelleriyle Kahire ve Bağdat Paktları, liderlerin buluşmaları ve peşlerinden gidenler birbirlerini boğazlarken her buluşmada gülüşmeleri. İnsanlar, başlarından geçenleri anlatmamak için kendi başlarından geçmemiş bir sürü şeyi anlatacak.”
- Velhasıl, ‘Muz Sesleri’ni kalplerin yağmalandığı yer, Ortadoğu’dan hikayeler’ diye kısaca anlatmaya kalkmak, bence haksızlık. Çünkü bu kitap, aşk kadar cinselliği, heteroseksüellik kadar eşcinselliği, kadın dostluğu kadar kadın çatışmasını, savaşın akıl almaz şiddetini, karışık ruh hallerini, kimliksizliği, yurtsuzluğu, farklı din ve kültürlerle bir arada anlatıyor. Yani...

Siz de reklam vermek ister misiniz?