13 Şubat 2010 Cumartesi

Gmail’imde buzz var!




Her modern insan evladı gibi, biri iş, ikisi özel iki email adresine sahibim. Bunları kontrol etmeye harcanan zaman yetmiyormuş gibi facebook ve linkedin hesaplarına girip çıkıyorum. Haliyle bazı uygulamaları tarihe gömdüm: MSN kullanmayalı yıllar oldu. Twitter’dan kimsenin haberi yokken hesap açtım ama kullanmadım.
Çünkü bir de bununla uğraşmak istemiyordum!
Ancak en sakin, en az bilinen, en özel olduğunu sandığım ve pek memnun olduğum gmail adresim geçen gün ‘Buzz’ (Türkçesi Vızzz) edince işler değişti.
Google soruyordu: Buzz’ı denemek ister misin? Haydaa! Neymiş bu Buzz? Merak kediyi öldürür, bas bakalım tuşa.  O da nesi? Gün içinde tatlı tatlı chat yaptığım, gmail adresine sahip insanları birdenbire ‘takip eder’ olmuşum. Onlar da takipte haliyle. 
Buzz için ilk yorumlar yapılmış bile: Gazeteci Halil Demir’in tabiriyle “Bir bu eksikti... Buzz gibi twitter kopyası!” Tam bir internet kurdu olan genç İngiliz gazeteci Joanna bile hayıflanmakta: “Şimdi takip ettiğim herkes birşey söylediğinde haberdar mı olacağım?”
       Yedik naneyi!”
Arkadaşı hemen bu durumu engellemek için alacağı önlemleri sıralamış: “Kolay... buzz’dan gelenleri filtreleyeceksin... Sonra ‘Gelen kutusunu atla’yı işaretleyeceksin...”
Joanna yine de emin değil: ‘Çok şey istiyorlar ama... Ona filtre, buna filtre!’

Paylaşma hastalığı
Sadece filtreyle hadise bitse, hadi neyse diyeceğim. Henüz çok popüler olmayan ancak FB’den ve mail atmaktan çok daha hızlı bir fotoğraf paylaşma ağı olan Picasa’ya yüklenen fotoğraflar... G-reader’da takip ettiğim yayınlar, takipçiler tarafından görülecek.
Bunun anlamı şu: Kütüphaneni ve fotoğraf albümünü elaleme açacaksın. Herkes görmesin istiyorsan önlemini alacaksın.
Yaşı tutanlar hatırlayacaktır. Bir zamanlar seni seviyorum demek bile insanlar için problemdi. İlişkiler konuşulurken ‘paylaşmak’ ya da paylaşamamak, önemli bir dertti.
Şimdi maşallah, herkes bağırsaklarına kadar saydamlaştı. Herşey paylaşılıyor. Kim kimi seviyorsa, kim bekarsa, kim aranıyorsa, kim hangi konsere gidiyorsa, herkes biliyor!
Ancak işin olumlu tarafı şu: Sosyal paylaşım ağlarına üye olmak, günümüzde iş bağlantısı kurmak ve sivil toplum hareketleri için elzem. Münevver Karabulut için oluşturulan facebook sayfası buna bir örnektir. Mısırlı bir dostum geçen gün anlattı: Basın özgürlüğü olmadığı için facebook’ta oluşturulan gruplarla dertlerini duyurup, kamuoyunu harekete geçirecek bir yürüyüş düzenlenmiş.

Aşırı paylaşım hastalığı
Hal böyleyken, bireyselliğin bu kadar yüceltildiği bir dünyada sosyal ağ patlamasının yeni hastalıklara gebe olacağını düşünmeden edemiyorum. Gelecek nesiller, sanal ortamda aşırı paylaşım hastalığından musdarip olacak. Terapistler, gerçek hayatta paylaşmasını bilmeyen, sosyallikten uzak insanların kendini internette aşırı teşhir etmesiyle ilgili çelişkilerle uğraşmaya çalışacak.
İnzivaya çekilmek isteyen varsa, parmak kaldırsın lütfen. Son tren kalkıyor. 



Google tekeli mi?


- Taşradaki klinikten, üniversite hastanesine üç boyutlu medikal görüntüyü anında gönderebilmek... 150 dakikalık bir filmi bir dakikada indirebilmek... Hepsi mümkün. Yeter ki daha hızlı broadband ağlar geliştirilsin!
- Arama motorundan internetin kralına dönüşen Google, bu hafta sadece ‘buzz’ı değil, ultra hızlı internet erişimi kurmaya hazır olduğunu açıkladı. Ancak NYT’ın haberine göre Google’ın bu çalışması, aynı zamanda internet üzerinden sağlanan gelirin ve endüstrinin kendi keyfine göre şekillendirmesi demek. 
- ABD’deki internet erişiminin başka gelişmiş ülkelere göre daha yavaş olmasından musdarip olan Google, süper hızlı ağ  bağlantısı sağlayarak kablolu yayın ve telefon şirketlerinin  hakimiyetini kaldırmanın peşinde. 
- Google’a yönelik eleştiriler şöyle: Az para harcayarak, milyonlarca eve geniş bant yayını sağlayan telekomünikasyon şirketlerini zora sokacak. İki yıl önce ABD’de kablosuz bağlantı ihalesine dört milyar dolar vererek bu şirketlerin iş modellerini alt üst etmişti. 


Yüce Manitu İlber Hoca

Prof. İlber Ortaylı, “Ordu darbe yapabilir. Sivil siyasetin kendini geliştiremediği ortamda darbe kaçınılmazdır” dedi. Normalde kıyametin kopmasını beklerdik. Ancak bu sözlere gösterilen tepki, ‘sivil vesayet tehlikesi’ne işaret eden Nuray Mert’e gösterilen tepkinin yanında solda sıfır kaldı! Acaba neden?
1. Türkiye’de bir kişiye, hoca, hacı veya paşa gibi sıfatlar yakıştırıldıysa, ilelebet böyle bilinir! Saygıyla korku karışımı bu hitap biçimleri, otoriter baba figürlerine verilir. Baba’dır, ne yapsa yeridir.
2.Bu ülkede erkekler kadar kadınlar da akademik kariyer yapar. Ama kadınlara öyle kolay kolay ‘hoca’ diye hitap edilmez. Mesela Nuray Mert de doktoralıdır, öğretim görevlisidir ancak basının gözünde ‘kadın köşe yazarı’dır. Dolayısıyla gerek meslektaşları, gerek otoriteler tarafından saldırıya uğramaya çok daha müsaittir!
3.Ortaylı alenen darbeyi savunurken, muhafazakar basının sessizliği, bir erkek dayanışması mıdır? Yoksa ‘Hoca’nın Osmanlı tarihi üzerindeki mutlak hakimiyetinden ve hışmından mı korkuluyor?
Öyleyse, yüce Manitu...

Siz de reklam vermek ister misiniz?