31 Ocak 2010 Pazar

"BABA! HADi SCOTCH'A GiDELiM" VE SONRASI



Adnan'la sözleştiğimiz gibi 25 gün ağzıma içki koymadığımdan beden temizlenmiş, epey dinlenmiş. Zaten ne zamandır yormamaya da dikkat ediyorum nazik vücudumu. 25'inci günde ilk yudumu hayli kalın çekince gövde şöyle bir titreyip, zevk ile günah arasında gidip geliyor.
Altı kişilik masamız bir ara 10 kişiye çıkıyorsa da sonunda Yıldırım, Hasan ve ben başbaşa kalıyoruz. Saat hayli ilerlemiş, eve dönme vakti gelmişken Yıldırım hiç beklemediğim bir çıkış yapıyor; "Baba! Hadi Scotch'a gidelim!"
Tanıyanlar bilir, bilmediğim, daha önce varmadığım yerlere gitme konusunda asap bozacak kadar ayak direrim. Öyle yapıp, "Gelmem, siz gidin" diyorsam da 'dostluk ve adam satma' türünden saçma sapan konuşmalara yenik düşüyorum.
Ve, eğlence eğitimini Samsun pavyonlarında yapmış, İstanbul'da belli ölçülerde 'gece hayatı' olan ben, bir ilk olarak Scotch'un merdivenlerini iniyorum.
Hasan sabaha kadar süren gecelerin kurdudur, ona ayak uydurulmaz. Girmediği delik olmadığından her yerde tanırlar. Küüüt, 'ayak masası' kuruluyor mekanın en staratejik yerine. Gece koşar adım sabaha giderken, ortalıktaki enerjik hareketler benim gibi orta yaş üstü birini yormaya başlıyor.
Kalabalığın yarısı daha önce gittiğim yerlerdeki insanlara benziyorsa da diğer yarısı 'çok daha önce gittiğim' yerlerdeki insan profili. Kulüp ile pavyon müşterisi arası karma bir topluluk. Haliyle hava orta şiddette gergin, hissediyorum. Biraz klostorofobik olduğumdan bu sığınak kıvamındaki mekanlardan hoşlanmam, amacım görevimi yapıp, toparlanıp tüymek.

Bu gerilimde insan nasıl eğlenir?
Ama korkulan oluyor, masa gelenlerle kalabalıklaşıyor, bir kadın elimden tutup dansa çekiyor, çevredeki başka kadınlar eğlence ve trajedi kıvamında çığlıklar atıyor, ben üstümü parçalamak istiyorum, "Haliç'te bir vapuru vuruyorlar dört kişi/ deli cafer ismail tayfur ve şaşı..."
Hayır! Mekanla bir sorunum yok, sadece ben 'ora'lı değilim. Derken dört beş kişi, birini 'paketleyip' koşar adım dışarı çıkarıyorlar. O zaman ortamdaki korumalara ilişiyor gözüm. Sıksalar insanın suyunu çıkaracak, siyahlar giymiş insan irisi gençler avını bekleyen avcı misali tetikteler her yanda. Hoopp, bir paket daha ve yine biri dışarı... Artık ufak ufak tırsıyorum sıra bana da gelecek diye. Zira, -"zira ne ya?"- bu yaştan sonra mekandan atılmak, dayak yemek tedavisi mümkün olmayan yaralar açabilir nazik bedenimde. Gözüm masadakilerde, uykusu gelmiş çocuklar gibi "Baba n'olur evimize gidelim" demek istiyorum ama kelimeler ağzımdan çıkmıyor.
Haydiiiii... Bir paket servis daha. Ama bu sefer ki direnç göstermiyor, nazikçe çıkarılıyor. "Tamam" diyorum "Sıra sende oğlum" ve devam ediyorum içimden kimse duymasın diye dua ederek; "Ah kafam ah! Ulan bu gerilimde insan nasıl eğlenir? Dayak korkusu diye bir eğlence mi var gezegende acaba?"
Ayrıca buraya gelmiş biri ne yapar da kendini bu halde dışarı attırır? Bu durumda bir garip doğrusu.
Saati kimseye sormaya cesaret edemiyorum ki yanlış anlaşılır, 'paket servis' istiyorum sanılır diye. Ama tuhaf, benden başka da kimse oralı değil, herkes işine bakıyor çıldırmış gibi. Dalsız yaprak, susuz damla, acısız sevgi misali ortalıkta hoplayıp zıplıyor insanlar. Masaya en son dahil olan Yıldıray, halime acıyor ki, "Abi gel seni eve bırakayım" diyor. Onu duyduğum an kafamı mis kokulu yastığımda hissediyorum. 'Şanlı Beşiktaşımız'ı izlemeye İnönü'ye giderken dahi Scotch'un önündeki yolu kullanacağımı sanmıyorum artık.

Siz de reklam vermek ister misiniz?