“UZUN YAŞAMAKTAN NEFRET ETMEYE BAŞLADIM”
Boysan’la son reklam macerasını bahane edip sohbet ettik. İstanbul’dan, kadim dostlardan, o dostlarla oturulan sofralardan ve uzun yaşamaktan bahsettik
İstanbul'u şu an nasıl buluyorsunuz?
Yürekler acısı. Dünyada hiçbir şehir bu derece vahşi insan yığılmasına katlanamaz. Ahlakını, karakterini kaybeder. Bizim de İstanbul'u bu hale getirmemiz toplumumuzdaki yürek bozukluğunun doğaya yansıması.
Yine de ısrarla bozulmuyor ama...
Bozulduğunu ben fark ediyorum. Çünkü ben Cumhuriyet’ten önce dünyaya geldim. 1921’de doğdum.
Bir gününüz nasıl geçiyor?
Benim yaşama programım vardır. (Haftalık bir çizelge çıkartıyor) Her hafta yeniden yapılır.
O kadar yoğunsunuz yani.
Yoğun değil. İçinde beş dakikalık işler de var. Edilecek telefonlar da yazar. Yoksa unutulur. Akla güvenmek akılsızca bir iş. Aptallar akıllarına güvenir. Günümün bir bölümü yazmakla geçer. Genelde gece yazarım. Bir yandan müzik dinlerim.
Her bayram televizyon programlarına davet ediliyorsunuz. Hoşunuza gidiyor mu yoksa, “Of gene çağrıyorlar” mı diyorsunuz?
“Başka kim var?” diye soruyorum. Çünkü yan yana olmayı bırakın, aynı sokaktan bile geçmek istemediğim insanlar var. Kalabalıkta yaşamaya alışkınım ama kişisel ilişki kurduğum insanları seçerim.
Kimlerle dost olamazsınız?
Lafı alıp da bitirmeden konuşan insanlardan çekinirim. Hele hele bir akşam sofrasında lakırdıyı alıp da susmayan insanlardan nefret ederim. Böyle sofralardan kalktığım olmuştur yemek bitmeden. Benim sevgili dostlarım zaten uzun laf etmezler. Herkese fırsat tanımak lazım.
“Her yıl telefon defteri değiştiriyorum”
Çiçek Pasajı'ndaki cuma fasıllarınız devam ediyor mu?
Evet. Edebiyat profesörü Cevat Çapan vardır mesela, onun yeri bellidir masada. Diğer herkesin yeri oynar. Onun yanında sevgili dostumuz Fethi Naci vardı. Vefat edince şimdi eşi katılıyor bize. Gelenler makbul adamlardır. Yanlış bir söz söyleyen olursa, sözle başlayan uyarmalar alır. O uyarmalar bazen nezaket sınırlarını aşabilir. Küfüre kadar yolu var bunun. 20 kişiye kadar büyüdüğü olur o masanın. Bir de pazartesi akşamları birlikte olduğumuz kadim dostlarımız vardı. Ama yarısı vefat etti, kalan yarısı da yasak yedi. Yasak yemeyenlerin en ihtiyarı benim.
Uzun ve sağlıklı yaşamak güzel bir şey. Ama, “dostlar kaybediliyor” diyorsunuz.
Dramatik bir durum. Senede bir telefon defterini değiştiriyorum. Gidenleri yeni deftere almıyoruz . Bunun verdiği bir üzüntü var. Mahcubiyet de var. “Ulan onlar gitti, ben hâlâ buralardayım” gibilerden. Hani cennet cehennem hikayeleri anlatılır ya, sanki ben gidince “Nerde kaldın ulan!” diyecekler gibi. Zor iş buna katlanmak. Sevdiğim çok insanı kaybettim.
100 yaşına girmenize pek bir şey kalmadı. Bu kadar uzun yaşamanın sırrı, hayattan keyif almak mı?
Zor sahneler, hatta işkenceye dönüşmüş olaylar yaşadım. Ama katlanmayı öğrendim. Onlara katlanabildiğim için arkasından mutlu olaylar geldi. Yoksa olamazdı. Bazen, “Bir daha dünyaya gelsen nasıl yaşamak istersin?” diyorlar. Şimdikini isterim. “Kötü olaylar olmasın, ben yalnız iyileri isterim” gibi bir beleşçilik yapmam.
Karamsar mısınız, iyimser mi?
Ne karamsar ne iyimserim, gerçekleri görmekten yanayım. İyimserlik olsa olsa akşam sofrasında oluyor. Ciddi işlere iyimserlikle bakmak yanlışlığa sürükler.
Dünyada iyi şeyler olmuyor.
Olmuyor. Bu konuda tek söyleyebileceğim şey şu: Uzun yaşamaktan nefret etmeye başladım ben. Gençken olabileceğini hiç düşünmediğim kötülüklerin ortaya çıktığını gördükçe, “Keşke daha kısa yaşasaydım da bunları görmeseydim” dediğim oluyor.
Doktorlar artık içki içme dese?
O laflar çok söylendi. Gençken fazla kaçırdığım oldu. 40 senedir haftada ortalama iki kere içiyorum. Üç dört olduğu oluyor ama içmediğim hafta da oluyor. Bir de hasret kalmak lazım biraz. Her gün oldu mu tapu dairesinde memurluk gibi bir şey oluyor bu. Mecburiyet değil keyif sonuçta.







