23 Aralık 2009 Çarşamba

Ya istiklal Marşı’nı güzel okumasaydı?

Kendi gazetem Milliyet ve Hürriyet, Rum kızı Marina’nın İstiklal Marşı’nı okuma yarışmasında birinci olmasını hafta sonunda manşete çıkardı. ‘Etnik, dini farklılıklara rağmen biz bir ulusuz’ mesajını veren, bu topraklarda yetişen Rum kızının bile nasıl da marşına sahip çıktığını gösteren bir haber olduğu için insanın içini ısıtıyor elbet... Tabii Marina’nın marşı okurken gözyaşlarına boğulması da ayrıca duygulandırdı. (Altyazı: Bizimle aynı dini, aynı kökeni paylaşan bu kadar ‘hain’ varken, şu Rum kız çocuğuna bakın da utanın!)
Bütün bunlar iyi, güzel. Ama ben daha ziyade ‘Rum asıllı Türk’ tanımına takıldım: Bir kere neden ‘Rum asıllı’ diyoruz, çocuk zaten Rum. Maksat Türkiye vatandaşlığının altını çizmekse, ‘Rum asıllı Türk’ yanlış bir tanım. Ermeni asıllı Türk, Laz asıllı Türk demek kadar saçma... Bir zamanlar Kürtler için de ‘Dağlı Türkler’ denirdi. TC vatandaşı olan herkes Türk’tür mantalitesi işte...
Sorun, Rum, Ermeni ve Yahudi’yi TC vatandaşı olarak  görmememizden kaynaklanıyor. Çünkü büyük Türk algısında gayrımüslim, gavurdur... Bir yandan şu var: Azınlıklar, malum politikalarla son 100 yılda o kadar azaldı ki, hâlâ burada yaşama direncini gösterenlere hayret ediyoruz. Ama Patrik çıkıp ‘İkinci Sınıf vatandaş’lıktan şikayet edince de kızıyoruz!
Önce Rum asıllı Türk değil, Türkiyeli Rum ya da İstanbullu Rum demeyi öğrensek ya!..

Sokakta ‘köpek’ diyenler
Marina’nın asıl manşetlik hikayesi, ağlayarak İstiklal Marşı’nı okumasından ziyade Vatan’da İlker Akgüngör’ün yaptığı haberinde: Marina, Gökçeadalı... 10 yıl önce evleri üç asker tarafından kundaklanmış, o zaman dört yaşında olan kardeşi yanarak ölmüş. Ailesi İstanbul’a taşınmış, Dolapdere’de yaşamını sürdürüyor...  Bitmedi: Marina’nın dedesi Türk, babası Kürt, annesi Rum! Anne, “Belki de marşı bu kadar güzel yorumlamasının sebebi bu” diyor.
Marina ve ailesi, başlarına gelen felaketten sonra bile bu ülkeyi sevmeyi, bir parçası hissetmeyi bırakmamış: “Ben ülkemizi çok seviyorum. Ama fanatik kişileri sevmiyorum. Bana sokakta köpek, sokak kızı gibi kötü şeyler diyen çocuklar da oldu. Demek ki onlar da Rumları sevmiyor. Ancak ben fanatiklere cevabımı İstiklal Marşı’nı en iyi şekilde okuyarak verdim.”
Anlayacağınız, o küçük kızın gözyaşlarında vatan sevgisinden çok daha fazlası var: Bir gün bu ülkenin gerçek anlamda bir parçası olabilme, ötekileştirilmeden kabullenilme arzusu...
Şimdi Marina, okullar arası İstiklal Marşı yarışmasını kazandığı için sokakta düşmanca muamele görmekten kurtulacak mı? Peki İstiklal Marşı’nı Marina kadar güzel okuyamayan çocuk azınlıklar ne yapacak?

ESKİ İSTANBULLULAR, YENİ İSTANBULLULAR
Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin aralıkta yayınladığı kitabın adı bu. Biraz olsun ‘Biz nereden geldik, nereye gidiyoruz’ gibi sorulara kafa yoranların, elinin altında bulundurmasını tavsiye ederim.
Aslında kitabın içeriği, nisanda Osmanlı Bankası Müzesi’nin düzenlediği 1. İstanbul Sempozyumu’nda akademisyen, araştırmacı ve yazarların sunduğu tebliğlerden oluşuyor. İstatistiklerle beslenmiş, göç meselesini ele alan, İstanbul’un yaşam tarzındaki değişiklikleri daha iyi anlayabileceğimiz yazılarla dolu.
Cem Behar’ın ‘Göç olmadan İstanbul İstanbul olabilir miydi?’, Leyla Neyzi’nin ‘Eski İstanbul’un şehir kültürünü hatırlamak’, İlay Romain Örs’ün ‘İstanbullu Rumlar, eski İstanbullular’ ve Türkyılmaz-Yavuz’un ‘2000’li yıllarda İstanbul Nüfusu’, benim ilk fırsatta okuyacaklarım.

ŞAN CITY Mİ DEDİNİZ?
Türkler, zenofobik (yabancı düşmanı) bir millet. Buna rağmen iş ’tabela’ya gelince bir yabancı dil sevgisi başlıyor ki akıllara ziyan! Ben kendi oturduğum sitenin isminden utanıyorum. Öyle başa dert birşey ki yabancı isimler, adresiniz sorulduğunda kodlamaktan helak oluyorsunuz.
Geçen gün kodlama konusunda hiçbir sorunu olmayan, fakat melezliğiyle gözlerimi yaşartan yeni bir ‘proje’ye takıldım: Eski Şan tiyatrosunun yerine bir ‘kompleks’ yapılacakmış: Şan City!  Şan tiyatrosunun isminin kalmasına sevinsek mi, üzülsek mi bilemedim...

DEMRE BAŞKANI RUS DÜŞMANI MI?
Bu yaz ilk kez Antalya’nın Demre ilçesine gittim. Kemer’den bol virajlı, epey zahmetli bir yolculukla ulaşılıyor. Demre’de Noel Baba Kilisesi ve Myra Antik Kenti gibi şaheserleri gezenler çoğunlukla Rus turistler.
Modern Demre, alabildiğine çirkin yapılaşmış, yüz karası bir yer. Belediye Başkanı’nın ettiği lafları okuyunca bu yüzden şaşırmadım: “Altı yıldır buradayım, onların b...nu, pisliğini temizlemeye hevesli değilim. Hiçbir katkıları yok.”
Daha da ileri gidip ‘turizm firmaları 2010 turuna bizi almasın... Para bırakmayacaklarsa gerekirse kilisenin yolunu kapatırım’ diyen Süleyman Topçu’ya acilen istifa etmesini, mümkünse bol bol dayılanacağı bir iş yürütmesini tavsiye ediyoruz...  Üslubuna yakışır!

Siz de reklam vermek ister misiniz?